Günlük çözümler, terörü canlı tutar

Türk ordusunu günlük politikalarla değil; kalıcı planlanmış uzun vadeli stratejilerle sınır ötesine çıkarmak gerekir.

Bu şekilde detaylı planlamalar yapılmadan sınır ötesi harekat yapmak ancak bugünü kurtarır, ama uzun vadede bize ne getireceğini bilemeyiz. ‘Siyaset günü kurtarıyor’ demek istemiyorum; ama bu harekâtın sonuçlarını bugünden kestirmek de kolay değil. En erken 3 ay, en geç 6 ay veya 1 yıl içinde neler kazanıp kaybettiğimizi göreceğiz.

   Türkiye’nin bir güvenlik sorunu olduğunu kabul etmemek elbette mümkün değil. 40 yıldır terör belasından canımız çok yandı. Zeytin Dalı Operasyonu ‘belki de’ zorunlu… Hem içeride hem dışarıda yürütülen operasyonlar, barış ve huzur getirecek, güvenliğimizi teminat altına alacaksa elbette zaruridir. Ancak, terörle mücadelede bugüne kadar önemli ve kalıcı bir sonuç alamadığımız da ortada duruyor. Çünkü yıllardır aynı şeyleri konuşuyoruz.
   Uluslararası kabul gören ‘kalıcı bir çözüm’ üretilmedikten sonra Afrin Harekâtı da boşuna bir hamleye dönüşebilir. Fırat Kalkanı Harekâtı olur, İdlib Operasyonu olur, El Bab Kuşatması olur. Sürekli bir operasyon yapar, çözüm üretemezseniz; bir yerlerden tehdit hep sürüp gider. Diyarbakır Valiliği’ne bırakılan bomba, Kilis ve Hatay sokaklarına düşen füze başları, Afrin Harekâtı’nın topyekün güvenliğimizi temin edemeyeceğine işaret sayılabilir. Güvenliği tesis edelim derken, güvenliğimizden olmayalım.
Ortak akılla, uluslararası ittifaklarla, kalıcı çözümler üretilmedikten sonra günlük her çözüm, terör riskini yarın yeniden canlandıracaktır; bu asla unutulmamalı...

   Uluslararası platform kaypak bir zemindir; dün “dost” olarak el sıkıştıklarınla, yarın ‘düşman’ olabiliyorsun. Özellikle Ortadoğu’da uluslararası ilişkilerimizde hep bir kafa karışıklığı görüyorum.
‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diyerek en güzel sözü, Gazi Mustafa Kemâl söylemiş ve yaşananları özetlemiş. İktidar veya muhalefet olarak siyasette, toplumu cepheleştirmiş, kamplaştırmışsan; bu tür tehlike ve tehditler daima başımızı ağrıtacaktır. Yurttaşlar ötekileşmeye, kamplaşmaya başlayınca da güçsüzleşiyorsun.
   Türkiye’de ‘millet, toplum’ olma birliği, 1975’ten beri çok sıkıntılı vaziyettedir. 1980 öncesinde polisleri, askerleri, öğretmenleri, öğrencileri, toplumun her kesimini ‘sağcı, solcu’ diye ayrıştırdık. Bunun zararını hep birlikte gördük.

Son yıllarda da siyasi üslup olarak kamplaşıyoruz.

80 milyonluk nüfusu kucakladığını iddia edenler, ‘samimi’ olmalı… Ancak su götürmez bir gerçek var ki; Suriye’nin kuzeyindeki operasyon başarılı olursa hükümet, tabii olarak 2019 seçimlerinde avantaj sağlayacaktır. Eğer bazı sosyal veya ekonomik bakımdan olumsuz sonuçlar çıkarsa da muhalefet bunları kullanacaktır. Her koşulda, askerin canını ortaya koyduğu yerden iç politika malzemesi çıkarmak; ahlaki ve etik değil. Bu yüzden hem iktidar hem de muhalefet daha sükûnet içinde davranmalı… Harekât, politik malzeme yapılmamalı… Siyaset bunlardan beslenmemeli; ama siyasiler, günlük politikaları başkalarının hayatları üzerinden değerlendirmeyi seviyor. Ne yazık ki, Türkiye gibi ülkelerde yaşanan her şey günlük politikalara alet ediliyor.

   Orduyu, kışlayı, camiyi ve okulu bir türlü siyaset dışında değerlendiremiyoruz. Çağdaş bir hukuk sisteminin olmadığı ülkelerde sistem her zaman böyle tıkanıklıkları yaşamaya mahkûmdur.
Türkiye’de hukuk, uzun yıllardır evrensel normlara uygun olarak yürümedi. Yargı bağımsız ve tarafsız olmadıkça, yönetimin başkan gibi ‘tek adam’ veya parlamenter sisteme uygun  “çok adam” olmasının fazla önemi yoktur. Türkiye’nin en önemli problemi, yargıyı etkin kılacak reformları yapacak siyasi hareket hiçbir zaman olmadı. Oysa herkesin, yönetenlerin ve yönetilenlerin çağdaş, bağımsız ve tarafsız bir hukuka her zaman ihtiyacı var.

   Bizim gibi ülkelerde, gündemler çok değişir, kolay değişir. CHP’deki kurultay maratonu için de birkaç cümle etmek gerekirse… Mevcut kurultay yapısıyla, kalıcı bir değişiklik olmayacak. CHP’nin 36’ncı kurultay sonrası da bugünden farklı olmayacak. Kemal Kılıçdaroğlu’nun yerine bir aday görmüyorum. Muharrem İnce, Ümit Kocasakal ve Ömer Faruk Eminağaoğlu ancak ‘seçim heyecanı’ yaşayacak. Mevcut yapı, genel başkanlık; yine aynı kalacaktır. Belki parti meclisi üyelerinde bazı değişiklikler yaşanacak. Ancak Kılıçdaroğlu’nun seçilmesiyle, Kemal Bey'in yine CHP’yi çok daha ileri taşıyacağını, oylarını 10-15 puan arttıracağını düşünmüyorum.

   Kılıçdaroğlu’nun yerine bir başkası gelse de, genel başkan değiştirmek ile yapı değişmez.

Örneğin, bugün Beşiktaş’a bir tek Leo Messi’yi getirsen de Avrupa’da başarının garantisi yok. Bir kaç Messi ile, yani ‘takım oyunu’ ile başarılı olabilirsiniz. CHP’de genel başkan değişmesiyle, bir şey değişmeyecektir. Toplu bir kadro hareketinin olması, yapının ve politikaların herkesi kucaklayacak şekilde değişmesi gerekir ki; CHP bugünkünden farklı olsun ve daha ileri bir sıçrama gerçekleştirebilsin. Yoksa ne çok güçlü bir lider var ne de toplumun har kesimini kucaklayan kadro hareketi…